Alparslan DEMİRBİLEK

PATRON SANA SÖYLÜYORUM

Henüz bacak kadar çocukken ailemin sosyal hayatına değil ekonomik hayatına katkı sağlıyordum. Nasıl mı? Çeşmeden eve su taşıyor, kışlık yakacağımızı hazırlarken odun kırıyor, tarlaya gidiyor gücümün yettiği her işi yapıyor, İnek, koyun, kuzu otlatıyordum; sosyal hayatımız, aile meclisimizin bir araya geldiği sofralarımız ve üç-beş arkadaş bir araya geldiğimiz kısa zamanlı oyunlarımızdı. Akşam saat dokuz dedi mi çocukların uyku saati geldiğini bilmeden kıvrılıp uyurduk bir köşede. Sabah erken kalkar, kahvaltı sofrasında yapılacak işlerimizin stratejisini, eksiklerini planlardık. Zorluk, yokluk, sıkıntı mı? Tabi ki vardı ama mutluyduk. Ne zaman patron çocuklarına özenmeye başladık; işlerimizi emeksiz, kaba kuvvetle, dayılarla halletmeye başladık.
Üzülerek söylüyorum yavaş yavaş toplum olarak kaybediyoruz. “Aman benim çocuklarım benim çektiklerimi çekmesinler, rahat yaşasınlar.” Rahat yaşamak? Etliye-sütlüye karışmadan, saçını süpürge etmeden, falan filan işte... Daha beş yaşındayken yumurtanın kaç lira olduğunu, kaç yumurtanın kaç lira ettiğini, nereye ne harcarsak elimizde ne kalacağını babamızın hesap tuttuğu o yıpranmış kâğıttan takip ederdik. Matematiği daha o yaşta öğrendik. Hesaplar denkleşmeyince ailenin içinde bulunduğu durumu da... Belki inanmayacaksınız ama babamız düşünceliyse onun efkârını dağıtmak için kırk takla atardık.
Şimdi durumlar değişti dostlar, çocuklarımızın gönüllerini o kadar hoş ettik ki artık anne-babayı tanımayan, hayvanları-doğayı sevmeyen, öğretmene saygı duymayan, utanmayan, yokluğun ne olduğunu bilmeyen, üzülmeyen, zorlanmayan çocuklar yetiştirmeye başladık. Hani benim çektiklerimi çekmesin diyenler var ya böyle çocuklar yetiştiriyoruz, haberiniz olsun. Çocuklarınızı hayatın içinden çıkarıp sorumluk vermeden masallardaki prens ve prensesler gibi yetiştirmeye devam ederseniz başınız-başımız derde girecek inanın.
Bunları neden mi yazıyorum, eğitimin içerisinde bir fert olarak, sokakta kavga eden liseli öğrencilerimiz var hiç kimse umurlarında da değil, mutluluk vereceğini düşündükleri her türlü bağımlılık yapan şeyleri de kullananları izliyoruz, öğretmenler bıçaklanıyor, vuruluyor... Ağza alınmayacak küfürler ve naralarla sokaklarda dolaşıyor çocuklar... Her şeyi yapmaya hakları olduklarını biz öğrettik onlara, sınırlarını öğretmeden. İki adım yürümeden servis aldı kapıdan, falancaya mahcup olmasın diye her türlü materyalle doldurduk çantalarını, biz görmedik onlar görsün istedik. O denli çoğaldı ki kırtasiye malzemesi evimizde, çocukluğumda bir ya da iki defa kırtasiye görmüşümdür. Onlar da bu kadar malzeme yoktu. Ne isterse aldık, hem de en afilisinden. Geçen yıl ki silgiyi bile kullanmaya tenezzül etmiyordu artık, yanlışlarını bile yeni silgiyle silmeliydi.
En önemlisi telefon, bilgisayar ve tableti olmalıydı mutlaka, yoksa derslerini nasıl takip ederdi. Kaçımız tabletle büyüdüysek artık. Sonrasında internet, onunla birlikte değiştik; devasal oyunlar indirdik tabletlerimize, insan kılığında zombileri, hayvanları öldürdük; savaşmayı, silah kullanmayı, onların özelliklerini... Çiftlikler kurduk sanal âlemde hiç olmayan bonuslarımızla, sattık ürünlerini para kazandık hiç toprağa değmeden elimiz. Ertesi gün okulda kavga etti, gözü mor geldi, başka bir gün bir çocuğu dövdü, aferin dediniz. Palazlandı yeter dediğiniz ilk gün elini size kaldırınca ağladınız... Ağlamayın, dedim ya patron sizdiniz... Kızlarımız makyaj malzemelerinin en alasını takip etti oradan; kıyafetler, moda, bir giydiğini ikinci gün giymedi mesela, markalar önemliydi mango sadece meyve değildi onun için. Annesini rüküş buldu, babasının kıyafetleri uyumsuzdu, abisi markasız giyiniyordu... Bütün bunlar onu bozardı. Bozulmamalıydı... Takipçilerini arttırmak için taklitler yaptı, öpücük paylaştı, açık-saçık resimler... İşten yorgun gelmiştik, bize dokunmayan yılan bin yaşasındı. Bir gece 17 yaşındaki kızınız eve geç geldi, arkadaşlarla idi, diğer gece odasında yüksek sesle müzik dinledi, olurdu, gençti. Sonraki gece gelmedi...
Gidenler gelmiyor dostlar, acılarımız çoğalmasın; çocuklarınıza uzaydan gelmişler gibi davranmayın, sorumluklar verin, eşyalarını kontrol etmeden her dediğini almayın, yaptığı hataları pekiştirecek olumlu mesajlarla beslemeyin, en önemlisi onlara vakit ayırın. Yoksa onlar vakit geçirecek başka şeyler buluyor. Ve patron sizseniz, patron olduğunuzu hissettirin. Sıkmayın boğazlamayın ama ortamı da ona bırakmayın.